Anadolu’nun kayıp hazinelerine yolculuk

Tarih boyunca farklı medeniyetler Anadolu topraklarında kendilerine özgü muhteşem eserler verip bugün sahip olduğumuz bu eşsiz kültürü yarattı. Ancak zaman içinde bu eserlerden bazıları yurtlarından koparıldı. Gilan, bu değerli kültür mirasından ilham alarak bir farkındalık yaratmak adına, nadir renkli taşları, kusursuz el işçiliği ile buluşturdu ve ortaya “Öze Yolculuk” koleksiyonu çıktı. “Öze Yolculuk” koleksiyonu, çağdaş ve modern bir yaklaşımla, sürdürülebilir ve yenilikçi tekniklerle bu eserlere yeniden hayat veriyor. Ağırlıklı olarak renkli taşlardan oluşan 40 parçalık koleksiyon, kendi özümüze, geçmişteki değerlerimize ve bu topraklarda yaşamış tüm medeniyetlere saygı ve övgü niteliğinde… Koleksiyonun ilham kaynaklarından biri Antakya mozaikleri… Tunus’un Bardo kentinden sonra dünyanın en büyük ikinci mozaik müzesine sahip olan Antakya, insanı büyüleyen bir abide gibidir. Kente hayranlık duyan imparatorların, gezginlerin “Doğunun Kraliçesi” diye andıkları Antakya, birçok uygarlık için önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Asi Irmağı kenarında, Amanos ve Habib-i Neccar Dağları’nın ortasında yer alan kentte, farklı uygarlıkların izlerine rastlanır.

Tarihe yayılan görkem

Helenistik ve Roma dönemlerinin görkemli kenti Antiokheia, kuruluşundan günümüze dek kesintisiz yerleşim görmüştür. M.S 4. yüzyılda Büyük Antakya (Antiokheia Megale) veya Doğunun Tacı, Doğunun Kraliçesi (Orientis Apichem Pulchrum) olarak anılır. Kuruluşundan itibaren aynı isimle anılan ender şehirlerden biridir. Antakya, Roma Dönemi’nde (M.Ö 1. yüzyıl-M.S. 6. yüzyıl) zenginliği ve refahı, entelektüel yapısı ve kurumları ile İmparatorluğun doğu eyaletlerinin merkezi konumundadır. Antakya, kuruluşundan başlayarak tüm görkemini sürdürdüğü yaklaşık bin yıl boyunca doğunun önemli merkezlerinden biri olmuş; Geç Antik Çağ’da Roma, İskenderiye (Alexandria), İstanbul (Konstantinopolis) ile birlikte dünyanın büyük kentlerinden biri olarak ün kazanmıştır.

Antakya’daki kazılar

1932-1939 yılları arasında Fransız mandası döneminde Princeton Üniversitesi, Worcester Sanat Müzesi, Baltimore Sanat Müzesi ve Louvre Müzesi gibi kurumların içinde yer aldığı kazı ekibi Antiokheia (Antakya), Seleukeia Pieria (Samandağ) ve Daphne’de (Harbiye) sistematik kazılar yaptı. Kazıda ortaya çıkarılan 300’den fazla mozaik taban kaplaması Doro Levi tarafından yayımlandı. Antiokheia kökenli birçok eser bugün Hatay Arkeoloji Müzesi’nin yanı sıra Princeton Üniversitesi Sanat Müzesi (ABD), Worcester Müzesi (ABD), Louvre (Fransa) gibi kurumlarda saklanmakta veya sergilenmektedir.

Mozaiğin tarihi

Mozaiğin tarihine baktığımızda sert toprak üzerindeki zeminin harçla düz bir hale getirildikten sonra süsleme unsuru olarak genellikle siyah-beyaz çakıl taşlarının kullanıldığını görürüz. Zamanla bu çakıl taşları, değişik renklere boyanmıştır. Hatta çakıl taşları, tıraşlanmaya başlanmıştır. Taşlar kübik, üçgen prizma ve dörtgen şeklinde kesilip boyanıyor, ardından ise mozaik panosu işleniyordu. M.Ö 3. ve 1. yüzyıllar arasında mozaiklerde, çakıl taşı yanında, mermer parçaları ve cam da kullanılmaya başlanır. Özellikle camların boyanmaya başlanması ile renkli-sırlı seramik parçaların kullanılması, mozaik sanatında, muhteşem eserlerin ortaya çıkmasını sağlar. Mozaiklerde kullanılan cam parçaları, özellikle ışık vurduğunda parlaması ile önem kazanmıştır. Hatta sanatçı, genellikle figürlerin başında, cam parçalarından yapılmış ve ışık vurduğunda parlayan, değişik renklerdeki çelenkler işler. Daha sonraları ise mozaik yapımında, altın ve gümüş de kullanılır. Altın ve gümüş, özellikle Antakya yöresinde bulunan mozaiklerde görülür. Antakya mozaikleri dini ve mitolojik konular, düşsel yaratıklar, coğrafi birimler ve kavramların kişileştirilmesi, günlük yaşam, kentsel topografya, mimari, deniz hayatı, doğa tasvirleri ve geometrik motiflerin artistik çeşitlemelerini sunan zengin bir konu repertuarı içerir.

Geçmişin ışıltısı

Gilan da bu muhteşem eserlerden ilham alarak ürettiği “Çağdaş Gilan mozaikleri”ni mücevherseverlerin beğenisine sunuyor. Bir zamanlar sanatçıların cam mozaik parçalarını ışık vurduğunda parlaklık ve canlılık vermesi için kullandığı gibi çağdaş Gilan mozaiklerinde altın, pırlanta ve özel kesim mozaik taşlarla geçmişin görkemli ışıltısı bugüne taşınıyor

BEYHEKİM MİHRABI

Koleksiyonun bir diğer ilham kaynağı Beyhekim Camii’nin çinili mihrabı… Mihrap, Arapçada saray, sarayın harem kısmı veya hükümdarın tahtının bulunduğu bölüm, Hristiyan azizlerinin heykel hücresi, çardak, oda, köşk, yüksekçe yer, meclisin baş tarafı, en şerefli kısmı gibi anlamlara sahip olsa da zamanla camilerde imamın durduğu yer için kullanılmıştır. Mihrap bazı camilerde bir sanat eserine dönüşür. Selçuklu Dönemi’nde Anadolu, gök rengi ışıltılar saçan yapılarla adeta bir çini diyarı haline gelmiş, Selçuklular bu sanatı, özellikle camilerde mihrap elemanları ile birlikte bordür süslemelerinde özenle uygulamıştır. Bu çini mozaikli mihrapların en güzel örneklerinden biri 13. yüzyılda yapıldığı bilinen Beyhekim Camii’nin mihrabıdır. Osmanlı Dönemi’nde, Almanya’nın Konya Konsolosu Dr. Hardeg Loeytved tarafından, onarım bahanesiyle 1907 yılında parçalar halinde Almanya’ya kaçırılan mihrap, Berlin’deki Bergama (Pergamon) Müzesi’nde sergileniyor.

“KÜLTÜRÜMÜZE AİT DEĞERLERİ TANITMAYI MİSYON EDİNDİK”

Gilan Tasarım Direktörü Gökhan Öngör, bu koleksiyonun ortaya çıkışını şöyle anlatıyor: “Gilan olarak her zaman kendi özümüze, geçmiş ve değerlerimize ve bu topraklarda yaşamış olan tüm kültür ve medeniyetleri ayırmadan saygı duyarak kültürümüze ait değerleri dünyaya tanıtma misyonunu edindik. Bu misyonu daima felsefemize, markamıza ve tasarım dilimize yansıttık. Biz bu kültürleri araştırırken fark ettik ki bu coğrafyada yaşamış medeniyetlerin kültürüyle hayat bulmuş ve bu toprakların bir parçası olmuş bu eserler, çeşitli nedenlerle ve değişik yollarla yurt dışına çıkarılmış ve vatanlarından koparılmıştır. Gilan, farkındalık yaratmak ve bu kıymetli eserlerin önemini gelecek nesillerin bilgisine aktarmak için çağdaş ve modern bir yaklaşımla, sürdürülebilir ve yenilikçi tekniklerle onlara yeniden hayat veriyor.”

Koleksiyon genişleyecek

Öngör, koleksiyonun ilham kaynakları için de şunları söylüyor: “Koleksiyon ilhamımızı Antakya’dan alırken, bu mistik şehrin zengin repertuarı bizi fazlasıyla besledi. Doğu ile batı arasındaki uygarlıkların, fikirlerin ve sanatın karşılaştığı yerden beslenmek yolumuzu aydınlattı. Aynı durumu Beyhekim’de de yaşadık. Beyhekim mihrabından esinlenirken, Beyhekim’in dünyasına mistik bir yolculuk yaptık. Sadece Beyhekim mihrabı ve Antakya mozaikleri ile kalmayıp ilham kaynaklarını genişletmeye ve geçmişe yolculuk yapmaya devam edeceğiz.” Koleksiyonun, yurt dışına götürülmüş tarihi eserleri tanımaya, kalan eserlerin değerini bilerek kültür varlıklarına sahip çıkmaya katkısı olacağını umduklarını kaydeden Öngör “Yeni nesillere bu bilinci aktararak bu mirasa sahip çıkmaları için bir farkındalık yaratmak en büyük hayalimiz. Günümüzde Batı müzelerinde Hitit, Likya, Urartu, Doğu Roma, Selçuklu, Osmanlı gibi pek çok medeniyetin ürettiği, sayıları on binlerle ifade edilebilecek tarihi eserler sergileniyor. Her ülkenin özgün eseri, var olduğu coğrafyanın binlerce yıllık sözlü, yazılı ve görsel kültürü tarafından şekillenir. Öze Yolculuk koleksiyonunda ilham aldığımız bu eserler, bu topraklara ait… Bu kıymetli eserlerin kusursuz el işçiliği ile modernize edilip bir bedende yeniden öze yolculuk etmesini amaçlıyoruz” diyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.